13 Haziran 2026


VESAYET DÜZENİ KURUMSALLAŞTI



Abdulbaki ERDOĞMUŞ

A- A+

Toplum olarak yaklaşık yüz yıldır kanun devletinden hukuk devletine geçişi umduk, hayallerimizi ve çocuklarımızın geleceğini bunun üzerinden kurguladık, hürriyet, adalet, eşitlik beklentilerimizi ortak paydalarda görerek bir gelecek planladık.

Mücadelenin bir parçası olmak için siyaset yaptık. Haksız değildik. Zira devlet; “demokratik hukuk devleti” olarak tanımlanmıştı. Siyasetin ve siyasetçilerin esas amacı da bu ilkenin hayata geçirilmesini sağlamak olduğu inancıyla mücadeleye ‘toplumsal yarar’ düşüncesiyle katkı verdik.

Tek Parti (CHP) dönemi demokrasi ve hukuk devleti adına tam bir kâbus olmuştu. Devlet de parti de orduya aitti ve askeri bir hiyerarşi içinde yönetiliyordu. Ceberut yönetim, İstiklal mahkemeleri marifetiyle sadece masum insanları değil, adaleti/hukuku yargılayıp ölüme mahkûm ediyordu. Her yargılama bir Adalet cinayetiydi.

1946’lı yıllarda başlayan çok partili sistem, ileri demokrasi mücadelesi için de bir milat kabul edilir. Ancak süreç içinde beklenin aksine askeri müdahale sonucu siyasi idamlarla, infazlarla demokrasiye geçişi engellenmiş oldu.

Bu süreç belirli aralıklarla hep devam etti.1960, 1971, 1980 ve 1997 yıllarında doğrudan veya muhtıra yoluyla siyasal yönetime müdahale edilmiş, siyasete, partilere ve topluma yeni bir istikamet dayatılmıştır. Askeri bürokrasinin hâkim olduğu devlet düzeni, adalet ve demokrasiye direnmekten hiç vazgeçmedi.

--

On yılda bir siyasete müdahale geleneği, 2002’de farklı bir biçimde ortaya çıktı. Arka planda asıl neden AB üyeliğini önlemek olduğu kadar, BOP’ ne (Büyük Ortadoğu Projesi), ABD’nin Irak ve İran’a müdahalesine karşı çıkan merhum Ecevit Başbakanlığındaki hükümeti tasfiye etmekti.

Zira merhum Ecevit, dayatılan Projeyi kabul etmemekte ısrar ediyordu. Dış müdahale ile gerçekleştirilen ekonomik krizin nedeni de buydu. Proje için yeni bir iktidar ve yeni aktörler gerekiyordu.

Oysa Türkiye yavaş hareket etse de bürokratik oligarşiye rağmen AB üyeliği ve demokrasi yolunda ilerliyordu. Ancak vesayet sisteminden kurtulamadığı için kurumsal değişim ve dönüşüm hızla gerçekleşemiyordu. Bu nedenle de siyaset kurumları zayıf kalıyor ve ufak müdahaleler sonucu kırılmalar yaşanabiliyordu.

Dönemin koalisyon hükümet içinde ufak dokunuşlarla bir ayrışma ve güvensizlik zemini oluşturuldu. Askeri müdahaleye gerek kalmadan Hükümet ortaklarından bir parti lideri, Türkiye’yi erken seçime götürerek demokratikleşme yolunu bıçak gibi kesti.

--

Trajik olan, “28 Şubat mağdurları” iddiasıyla yeni bir partiye iktidar yolunun açılmış olmasıydı.

ABD başta olmak üzere uluslararası güçlerin ve geniş kitlelerin büyük desteği ile eski vesayet bürokrasisi geriletilerek, yeni iktidar, devlet kurumlarına hâkim olmayı başardı. Trajedi tam da bu noktada başladı.

AB üyeliği ve demokrasi iddiasıyla yeni bir parti iktidara getirilerek yeni bir demokratik süreç algısı oluşturuldu. Avrupa Birliğini, “Hristiyan Kulübü” olarak gören bir zihniyetten “demokrasi havarileri” çıkarılmıştı. Oysa estirilen demokrasi rüzgarının ardından bir Tsunami planlanıyordu.

Gerçekten de 15 Temmuz Darbe kargaşası tam bir Tsunami etkisi yaptı. İstiklal Mahkemelerinin bir benzeri bu sefer KHK marifetiyle uygulamaya konuldu. Masum insanlarla birlikte her seferinde yargılanan Adalet/hukuk oldu. İnsanlar ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilirken Adalet de her seferinde idama mahkûm edildi. Çanlar Adalet için çalarken koca kovca Adalet sarayları KHK mahkemelerine dönüştürüldü.

Demokratik hukuk devletine geçmek için tarihi bir fırsat olarak değerlendirilen ve isminde “Adalet” olan bir partinin iktidarında, VESAYET kâbusu yeniden geri geldi. 2002’de ülkeyi seçime götüren parti lideri de 15 Temmuz sonrasında yeni yönetime adeta kayyım olarak atandı.

--

Hatırlanacaktır, geçmişte bir adım ileri bir adım geri tarzında bir siyaset yürütülüyordu. İleri atılan her adım askeri vesayetle önlenirken, 15 Temmuz 2016 yılında doğrudan siyasi vesayet ile yönetime el konuldu.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak ucube ve zorba bir yönetime geçildi.

Yasalar göz ardı edildi, Anayasa yok sayıldı, baskılar artırıldı, yargı ve kolluk kuvvetleri marifetiyle toplum sindirildi ve demokrasi beklentisi güvenlik sorunu haline getirildi.

Siyasetin amacı, kuralları, yöntemi ve mücadele tarzı değişti. Toplumun demokrasiye ve demokratik siyasete olan inancı zayıfladı, yargıya güven ve hukuk devleti inancı kayboldu. Keyfilik, ayırımcılık, kayırmacılık, partizanlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik sonucu toplum korku ikliminde yaşamaya mecbur bırakıldı.

Özellikle siyaset ve yargı alanında askeri dönemlerden çok daha fazla baskıcı, müdahaleci ve yönlendirici bir vesayet düzeni hâkim olmuş durumda.

--

Türkiye’de, başından itibaren hukuk devleti ve adalet taleplerinin güçlü bir toplumsal karşılığı vardır. Mücadelelerinde samimi olanları; darbeler, muhtıralar, cezaevleri amaçlarından vazgeçiremedi ancak bugün olduğu gibi devlet imkanlarını ve iktidar gücünü “milli devlet ve milli irade” ile perdeleyen bir yönetim karşısında dirençlerini yitirdiler ve yoldan çekilmek zorunda kaldılar.

Görünürde, cılız ve etkisiz sesler dışında bir ses ve itiraz artık söz konusu değildir.

Zira “milli devlet ve milli irade” söylemi dokunulmaz ve sorgulanamaz bir anlayış olarak kabul görmüştür.

Esas itibariyle hukuk/adalet milli iradenin üstündedir ancak milli irade kutsanarak hukuk önemsizleştiriliyor. Bu durumda, insan hakları, adalet, özgürlük gibi temel konularda hep bir gerileme ve büyük kayıplar yaşanıyor.

Bugün yaşadığımız siyasi tablo bunun sonucudur.  Örnek olması bakımından belirtmeliyim ki, “Mutlak Butlan” kararı da otoriter sistem ve ceberut yönetimin tahkimi için yargının doğrudan siyasete müdahalesi olduğu kanaatındayım. Sorumlusu Özgür Özel de Kemal Kılıçdaroğlu da değildir.

Kuşkusuz Otoriter vesayet yalnız bugünün değil, yüz yılın sorunudur. Yüz yıldır, askeri veya siyasi vesayet sistemi, “milli devlet ve milli irade” iddiası üzerinden tahkim ediliyor. Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olmasını engelleyen de bu anlayıştır.

Biliyoruz ki, Vesayet Sistemi hukuk ve adaletle değil ancak adaletsizlikle tahkim edilebilir. Adaletsizliğin/hukuksuzluğun düzen olduğu bir ülkede devlet de toplum da çürümeye mahkumdur.

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır